Saat gece 2 buçuk. Kendime çok kızıyorum ve ne zaman kızsam, yine aynı şeyi yapıyorum; ağlıyorum. Ah, üç ay geçti; bu süre zarfında ağlamamayı çok isterdim. Bu konu hakkında üzülmemeyi, hislerimin gerçek olmamasını ve sadece geçici olmasını dilerdim. Sadece basit bir hoşlantı ya da bir beğeni olmasını isterdim.
Herkes çok kızıyor ama bu benim elimde olan bir şey değil. Unutmamak için bilerek aşk şarkıları dinlemiyorum, aşk filmleri izlemiyorum; fotoğraflarını saklamıyorum ya da mesajları saklamıyorum. Evet, aklıma gelince ağlıyorum ama bu durumdan da bıktım. Ağlamak istemiyorum.
Hayır, ben bilerek zorlaştırmıyorum. Ben gerçekten ne zaman iyi hissetsem, duygularla baş başa kalıyorum. Bilmiyorum, belki de ben seni değil, geçmişteki bizi özlüyorum. Önceki duygularımı; seni sevdiğim, masumca sevdiğim zamanları özlüyorum. En ufak bir iltifat aldığımda duyduğum o sevinci özledim. Senin için bir saniyelik bir kelimeydi ama ben tüm gün mutlu oluyordum.
O gece benimle konuşmak için can attığın gecedeki mutluluğumu özledim. Ve ikimiz için son gece, telefonu kapattığında kalbimin nasıl acıdığını asla unutamıyorum. Aslında o gün benim için ölmüşsün; o zamandan sonra her şey berbat oldu. Ben, senin yaptıklarını sana yakıştıramadım; sen nasıl kendine yakıştırdın?
Üç ay oldu ve ağlamak o kadar berbat ki. Beni herkesten daha çok mutlu edeceğine inanmıştım. Seni içimde öldürüp hâlâ ağlamak benim için berbat. Yoksa yarım kalmış bir şeyin artık bittiğine kesin inandığım için mi yas tutuyorum? Hislerim tam bitmedi ama senin bittiğinin yasını mı tutuyorum?
Kalbimde bir mezar kazdım; kalbimin tabutunun üstünde adın yazıyor. Kalbimden intihar ederek ayrıldın çünkü ben senin hiç gitmeni istemezdim; sorun da yoktu, sen kendin gitmek istedin. Merak etme, mezarına çiçek koymayı unutmadım. Hem de papatya koydum, sen severdin…